...
HAVVA DURUMU

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 32 Kategoride 1775 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

İBRAHİM ÜNAL (TKPML-TİKKO MK Eski Üyesi)

12 Eylül 2018 Tarihinde Yayınlandı 2.537 Kez Okundu
Ana Sayfa » Haberler»Siyaset»İBRAHİM ÜNAL (TKPML-TİKKO MK Eski Üyesi)

Beypazarı Üreğil Köyü’nde 25 Ekim 1950’de doğdu İbrahim Ünal. Beş kardeştiler ve ekonomik durumu iyi olmayan bir ailenin ikinci çocuğuydu. İlkokulu eğitimini köyünde alan Ünal, ortaokulu Beypazarı’nda paralı yatılı okudu. 1965 yılında Ankara’nın Bahçelievler semtindeki parasız yatılı öğretmen okuluna girdi. 1969 yılında öğretmen oldu ve dört yıl öğretmenlik yaptı. 1973 yılında ise İstanbul Üniversitesi Eğitim Enstitüsü’ne kayıt yaptırdı. Ünal ile İstanbul’da, Taksim’de konuştuk.

“ÇİFTÇİ ÇOCUĞUYDUM, BAĞ-BAHÇE SÜRERDİM”

Ben, çiftçi bir ailenin çocuğuyum. Babam köydeki tarlaların işlenmesinde işçi olarak alınteri döktü, rençberlik yaptık. Bizim için işçilik de yaptı gurbette… Annem de terzilik yaparak eve destek olmaya çalıştı. Çocukluk dönemimde kırsal kesimde en ucuz işgücü olarak kabul edilen her çocuk gibi tarla sürüp, bağ-bahçe onardım. Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı yaşamın, kendi yaşamımla ne kadar örtüştüğünü düşündüğüm çok oldu.

Siyasete olan ilgim ise 1968’yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Mahir Çayan’ın verdiği konferansları takip ettiğim dönem yoğunlaştı. Aynı yıl, Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın faaliyetlerini de takip ediyordum bir yandan. 1969’da Ankara Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda daha sonra siyasi önderim olacak olan İbrahim Kaypakkaya ile tanıştım. 1969 yılında öğretmen oldum ve 1973 yılına kadar geçen dört yılda ideolojik gelişimimi tamamlayamaya çalıştım.

“ŞAPKA ESPRİSİ O ZAMAN ÇOK ÜNLÜYDÜ”

1973’te İstanbul’a geldim; ancak İstanbul’a gelinceye kadar görev yaptığım yerlerde kendimi okumaya verdim. Beypazarı’nın Kozalan beldesinde kahvede otururken siyasi kimliğimin belirginleştiği bir olayla başlayalım. Bana bakarak “şapka esprisi” yapıldı. Bu o dönem çokça kullanılan bir anlatımdı. Kısaca şöyleydi: “Komünist erkekler evinin kapısında bir şapka gördüğünde eve girmezmiş; şapkanın sahibinin şapkasını almasını beklermiş. Şapka sahibi şapkasını aldıktan sonra evine girermiş.” Bu anlatının hedefindeki insan olarak ayağa kalktım -aslında tüm devrimcilerin onuru adınaydı verdiğim tepki- ve benim evimin kapısına kim şapka asabilirse şapkasını çıkarıp önüne koymasını söyledim. Bu olayın ardından komünizm propagandası yaptığım gerekçesiyle karakola çağrıldım. Bu olayı, algı ve tepkilerimin belirginleştiği dönemi ifade etmesi bakımından anlattım.

“TÜRKİYE’DE SOL, ECEVİT İLE BÜYÜDÜ”

18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkencede öldürülen Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın yaşamını 1970’li yılların başında öğrendim. Temelde Mahir Çayan ve Kaypakkaya’nın teorilerini anlattığı yazılarını okuyarak bir şeylerin değiştirilmesi gerektiğini kabul ettim sonra. 1973 yılında İstanbul’a geldim.

İnsanların belirli özellikleri vardır; hani elektrik meselesi diyorlar ya, o bende biraz sanırım var. İnsanlarla konuşmaya başladım, ardından arkadaş gruplarıyla yapılan siyasi sohbetler bunu izledi. Ancak bu dönemde, yani 1973-74’lü yıllar Türkiye’de solun kitlelerle buluştuğu yıllardı ve Bülent Ecevit’in “Gençler” diye seslendiği bir Samsun mitingi vardı ki, ben o konuşmanın altına bugün de imzamı atarım.

Toprağın işleyenin; suyun kullananın olacağını; kontr-gerilladan hesap sorulacağını; ülkenin geleceğinin gençler olduğunu ve gençlerin ülke yönetimini üniversitelerde, yönetimlerde yer alarak öğreneceğini söylediği bu konuşma, döneme damgasını vurması bakımından önemlidir. Söylem, sosyalist bir söylemdi. Ecevit söylediklerini hiçbir zaman tam olarak uygulayamadı; hatta Erbakan ile koalisyon olduğunda “Kontr-gerilla diye resmi bir kurum yoktur” dedi.

Ecevit’in estirdiği hava çok önemliydi. 1974 affıyla içeri girenler çıktı, üniversitelerde 68 Hareketi’nin bastırılmasına karşı tepkiler olgunlaşıyordu. Her şey zıttıyla varolur teziyle, bizim karşımıza ülkücü gençler çıktı. 70’lerin başında Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür öldürüldü; ancak 1972 ile 74 arasında ciddi bir patlama yaşanmadı Türkiye’de. Biz olaylara karışmayan ülkücülere “Okula gelmeyeceksiniz” demedik; ancak ülkücü gençliğin güçlenmesiyle birlikte saldırının şiddeti arttı.

“SİLAHA SARILMADA KERİM YAMAN’IN ÖLÜMÜ MİLAT OLDU”

1974 yılının Aralık ayında, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenim gören Şahin Aydın öldürüldü. 23 Ocak 1975’te ise, Edirnekapı’daki Vatan Müdendislik Yüksekokulu’nda okuyan Kerim Yaman bıçaklanarak hayatını kaybetti. Kavga gürültü vardı; ancak Kerim Yaman’ın ölümünün ardından öğrenci gençliğin tepkisi büyük oldu.

İstanbul Üniversitesi bu olayın ardından 40-50 bin kişilik bir kitleyle işgâl edildi. Bu olay devrimcilerin beline silah koymasında ve silahlanmasında etkili oldu. O tarihte benim sorumluluğum Devrimci Gençlik Derneği Başkanlığı’ydı ve okulun yanı sıra gençlik örgütlenmesi içinde de öğrencileri temsil ediyordum. 1976 yılında Diyarbakır ve Gaziantep Eğitim Enstitüleri kapatıldı ve oradaki bütün ülkücü öğrencileri bizim okula gönderdiler. Okulda ciddi bir ülkücü kitle oluştu ve okula alınmamaya başladık. Çatışmalar daha da şiddetlendi ve her iki tarafın artık yaşam hakkı kalmadı.

1974 yılının benim siyasİ mücadelemde bir önemi de, partiyle (TKPML-TİKKO) şekillenmeye başlamasıydı. Bu günlerde ülke genelinde bir mücadele vardı. Grevler, direnişler ve hak arama mücadelesi çığ gibi büyüyordu, insanlar eskisi gibi yönetilmek istemiyor, haksızlık ve ekonomik adaletsizliğe tepki gösteriyordu. Ülkücülerle devrimcilerin karşı karşıya gelmesinde Alparslan Türkeş’in, “Ülkücüler kolluk güçlerinin yardımcısıdır” ifadesinin önemli bir yeri olduğunu da kabul etmek gerekir.

“ÜLKE BİR ŞEKİLDE 12 EYLÜL’E HAZIRLANDI”

Ben, Türkiye’de, 12 Eylül Hareketi’ni, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Politikası’nın 30, 40 yıllık bir parçası olarak görüyorum. Ülke bir şekilde, 12 Eylül’e hazırlandı. Türkiye’de 12 Eylül’ün bir gerekçesi olmalıydı. Toplumun ideolojik ve buna bağlı olarak liberalleşme süreciyle adım adım kapitalistleştirilmesinde, 80’lerin ortasında “Küçük Amerika” ifadesini karşılayan ekonomik ve politik bir değişime bir anda sokulması demokrasiyle olabilecek bir şey değildi. Düşüncenin, eleştirel yaklaşımların susturulabileceği tek konum Türkiye’de darbeydi. Türkiye’de de darbeyi yapacak tek güç vardı, o da orduydu. Ancak bu gücün özellikle halk nezdinde yıpranmaması gerekiyordu. 1968 ile 12 Eylül 1980 arasında ordu yıpranmadı, halkın askere güvenini kaybettirecek hiçbir şey yapılmadı.

“İŞ, SİLAHINI ÇEKEN HAYATTA KALIRA DÖNÜŞTÜ”

Devrimciler’in önüne son derece bilinçli olarak ülkücüler çıkartıldı; sivil güçtü ve düşünülmeden ileri sürüldü. İkisi de bu ülkenin evladıydı. Bizim amacımız düzen değişikliğiydi; daha paylaşımcı daha demokratik ve emeğin mücadelesini esas alan bir düşünce üzerine kuruluydu. Doğru ya da yanlış; ancak sisteme karşı mücadele verildi, ülkücüler maalesef adaletli olmayan bir düzeni savunmak için karşımıza çıktı ve kurşunlar atıldı. 1977 yılında artık silahını önce çeken hayatta kalır pratiğine dönüştü iş, her iki tarafta da. Ben o yıllarda, sağdan olsun, soldan olsun, kimsenin ölümü düşünerek mücadele ettiğini sanmıyorum.

“EKMEKLE DOMATESİ ÇABUK YE”

1978 yılında benim faaliyet alanım İstanbul’du. Ama 1979 yılında Tunceli’ye gitmiştim. Hozat yakınlarında yol taramasının yapıldığı bir noktada 14’lü diye tabir edilen silahla yakalanıp 25 Ağustos 1980’de tutuklandım. Hozat Jandarma Karakolu’nda 4 gün sorgulandım. Burada unutamadığım, Bursalı bir erin benim başımda nöbet tutarken gözlerini kapıya dikip, “Bir avucumda domates diğerinde ekmek var çabuk dizlerinin üzerine çökerek bunları ye!” deyip karnımı doyurması oldu. Ardından da daha büyük bir sorgu merkezi olan Elazığ’daki 1800 Evler Mevkii’nde Bölge Trafik Müdürlüğü’nde 35 gün sorguda kaldım. Ben darbeyi gözaltında yaşayanlardan oldum. Bu merkezin insanla dolmaya başlamasıyla dışarda bir şeylerin olduğunu anladık. Kaba dayak, kulak memesi, cinsel organ, dil, diş ve parmaktan burada bir aya yakın her gün elektrik aldım. Burada kaburgalarım demir sopalarla kırıldı. Günlerce değil doğrulmak; nefes almakta zorlandım. İşkenceye devam ettiler tabii. Ancak sonuç alamadıkları için polis kontrolünde Elazığ’dan Diyarbakır’a oradan da bir gün Ankara’da kalmak üzere İstanbul’a gönderdiler.

“HAMİLE KADINLAR BİLE İŞKENCEDEN NASİBİNİ ALDI”

İbrahim Ünal (sol başta), Metris Cezaevi’nde bir nikâh töreninde…

İstanbul’da gelir gelmez, Adli Tıp’a götürdüler. Ayaklarım patlamıştı. Ayaklarımın kenarlarına basarak ayakta duruyordum. Doktorun cümlesini asla unutmam: “Evet ayakların şişmiş; ama çok yürüdüğüm zaman benimkiler de şişiyor, işkence raporu vermem” (Gülüyor).

Gayrettepe sorgum 35 gün sürdü özellikle işkence katındaki tecrit odasında tutup, diğerlerini dinlettiler. 1980’in Ekim ayı olduğunu hatırlıyorum; ama tam olarak hangi günüydü onu inanın hatırlayamıyorum. Yaşadığım 2.5 aylık işkence sürecinde en çok canımı acıtan olay hamile bir kadının, “Elektrik vermeyin, karnımda çocuğum var, ne yaparsanız yapın, bana elektrik vermeyin” feryadı oldu. Bu asla onursuz bir yalvarış değildi! Biz orada kendimizi ve geride kalanları korumaya çalışırken, o, bebeğini korumaya çalıştı. O kadın benden daha şanssızdı, daha zor durumdaydı, canı daha fazla acıdı… Böceğe alerjim vardı bitlerin bedenimde attığı voltaları izlerken işkencehanede olduğumu unutuyordum; ama o kadının yaşadığı benimkinden daha anlamlıydı.

“ÖLÜM İLE YAŞAM ARASINDA”

Ben Gayrettepe’de hücreye konulmadım. Hücrenin önemi, işkenceden sonra makara kukara yapıp, kısa değerlendirmelerin ardından grupça ne yapacağınıza karar vermenize olanak tanımasıdır. Ben işkenceden sonra tecritte tutuldum. Tecritte ayakta durursunuz bir kolunuz kelepçeyle bağlı, göz bandınız gözünüzdedir, öylece beklersiniz. Bazen oturmanıza izin verirler.

Tecritteyken (O ismi vermem deyip gülüyor) yarı uykulu ayakta beklerken biri yanan bir sigarayı içmem için ağzıma sokuşturup, gitti. Önce sigarayı aldım, inceledim, Marlboro’ydu, bir anormallik de yoktu. İşkencede günlerce sigara içmemiş bir tiryaki için sigaranın anlamını kelimelerle ifade edemeyeceğim için geçiyorum.

Birkaç gün sonra tecritteyken yine biri geldi ve ağzıma birden yumuşak bir şey girdi. Ben açıkçası dışkı sanarak tükürdüm ve tükürmemle birlikte sevecen bir yumruk başımın üzerine değdi: “Ye lan ye, patates…” dedi. Kırmızı ayakkabı ve kot pantolon vardı üzerinde. Getirdiği de haşlanmış patatesti, onu da yedim. İki gün yemek yemediğim için o patatesin tadını da bir daha bulamadığımı söylemek isterim. Bunu yapan bir polisti ve bu tür yardımlar olabiliyordu. İki üç gün sonra kıyafetini değiştirmiş olarak tecrit hücresine bu polis yine geldi. Yine sigara verdi ve gitti. İşkenceciyle ya da iyi polis-kötü polisle ilk defa karşı karşıya gelmediğim için komplo teorileri üretmeye başladım. İşkence fizyolojik acı da verse tamamen psikolojik bir olaydı ve bunu biliyordum. Bu polis yanıma son geldiğinde hiçbir şey vermedi, sadece, “Aklını başına al İbo… Seni öldürecekler…” dedi ve gitti.

“BİR TEK İSİM VERMEDİM…”

Ben bu polisin diğerleri gibi beni çözmeye çalışmadığını anladım. Bu ne iyi polisti ne de kötü bir polisti. Çok açıktı; ölümümü istemediği için beni sadece uyardı. Ancak söylemi, ifade tarzı, sesi çok netti. Zarf değildi. O andan itibaren ölümü düşündüm işkencede. Birçok şeyi biliyorlardı. Büyük, çok büyük ikilem yaşadım açıkçası. 1978 yılında yapılan konferansla TKPML-TİKKO’nun Batı Anadolu ve İstanbul sorumluluğunun yanı sıra Merkez Komite üyesi olmuştum; ancak darbeden sonraki çözülme benim bütün siyasi hatlarımı ortaya çıkarmıştı. Diğer sorgulardan sonuç alıp karşıma geldiler. Benim İstanbul Sorumlusu olduğumu, faaliyetleri ve MK içinde yeraldığımı ifadelerle önüme koydular. Benim burada zaafım oldu ve MK’da olduğumu kabul ettim.

Savcıya giderken gözümde bant yoktu ve bana öldürüleceğimi söyleyen, sigara ve patates ikrâm eden o polis, “Beni tanıdın mı?” diye sordu. Kendisini tanıyamadığımı söyledim. 1975 yılında derneğe gidip o ve arkadaşlarıyla konuştuğumu iki defa da kendisiyle yemek yediğimizi hatırlattı. O zaman hatırladım o polis arkadaşı, yabancı değildi. Ben tercihimi yaşamdan yana kullandım. İşkencehanede bir tek isim vermedim; “İbo, hiç değilse boş bir evin adresini söyle de gidip operasyon yaptık” diyelim diye defalarca zarf attılar; ancak boş bir evi söylemek sadece “çizgi atlatmak”tı işkencede. Boş evi söylediğim anda, dolusunu mutlaka söyletirlerdi, bunu çok iyi biliyorum. İşkencede öğrendiğim bir şey de polisin en sevmediği sözcüğün onu tahrik edip, gıdıklayan kelimenin “bilmiyorum” olmasıydı. Merkez Komitesi üyeliğini kabul ettikten sonra girdiğim her işkencede de sadece, “Bu benim sorumluluğumu aşar” yanıtını verdim.

“İŞKENCEDE ÇOCUKLARIMA HAKSIZLIK YAPTIĞIMI DÜŞÜNDÜM”

O döneme ilişkin kişisel değerlendirmem; ülke çapında yoğun bir gelişme vardı ve olağan bir günde üç dört saat uyuyordum. O yıllar böyle bir sorumluluğu almak kuşkusuz bir onurdu; ancak şimdi düşündüğümde 28 yaşında gerçekten taşıyabileceğimden çok büyük bir sorumluluk aldığımı anlıyorum. İki çocuğum vardı ve ailem, çocuklarım darbeden önce aklıma gelmiyordu; çünkü ülke ve onur mücadelesi her şeyin önündeydi. İşkencede iki şeyi çok düşündüm: Biri arkadaşlarıma karşı onurumu korumak, diğeri de çocuklarıma haksızlık yaptığımdı. Genel olarak baktığımdaysa o döneme ilişkin açıkçası bir pişmanlık duymuyorum. Adaletli bir sistemi istedim. O gün de bugün de… Kimsenin canına kıymadığım için de huzurluyum.

“ZATEN İŞKENCE YAPACAKLAR, BIRAKIN ONLAR YORULSUN”

İşkencede zor olan, yasal olarak alındıktan bir hafta sonra bırakılmanız gerektiğini bilmenize rağmen bırakılmamaktı. Sonra gözaltı süresinin iki haftaya çıkması, sonra ayların ayları kovalaması. Kaygı verici olan benim için buydu. İşkencede yalvaranlara karşı tepkili oldum. Bilgiyi vermesi tercihtir; ancak o duruma hiç kimsenin düşmesi hoş değildi.

Orada duvardan bir metre açılıp iki işaret parmağınızı duvara dayayıp saatlerce beklemek bile işkenceydi, yani adamlar kendi kendinize bile işkence yaptırıyorlardı. Ben bunları yapmadım yapan çocuklara da “Yapmayın. Zaten işkence yapacaklar. Bırakın onlar yorulsun” dedim.

“12 EYLÜL KAPİTALİZMİN PERÇİNLENMESİ OLDU”

12 Eylül mutlaka olacaktı. Bu şekilde olmasa bile bir şekilde olacaktı. Toplumu 12 Eylül’e en kolay yoldan hazırladılar ve büyük bir halk desteğiyle yaptılar. 12 Eylül ile şu gerçek de ortaya çıktı ki, egemen güçler toplumu bizden daha iyi tanıyordu. Kitlelerin 12 Eylül’den sonra en küçücük hareket göstermemesi bunun ifadesi oldu. 12 Eylül’ün hatası daha doğrusu bana göre üretimi, Türkiye’de 24 Ocak Kararları’yla ortaya konan kapitalistleştirme evresinin perçinlenmesi oldu. Ancak 12 Eylül’ü yapanlar, ister kabul edin, ister etmeyin ordu ile halk, üniversite, sendikalar ve basın arasına bir soğukluk soktu.

Toplumsal bir muhalefet olmadı, 12 Eylül’den sonra. Tanklar fabrikaların, üniversite kampuslarının, stratejik noktaların önüne tepki olur kaygısıyla getirilip, konuldu; ancak bizim halkımız buna tepki göstermedi. 1.5 milyon işçi iş bıraksaydı, memurlar üç gün işe gitmeseydi candan söylüyorum, 12 Eylül’ü yapanlar dördüncü gün çekilmek zorunda kalırdı. Ama bizim sendikacılarımız gidip kendileri teslim oldu. 12 Eylül konusunda sadece 12 Eylül’ü yapanları suçlamak adalete sığmaz.

“GENÇLİĞİMİZ MAALESEF OKUMA TEMBELİ”

Bizim dönemin gençliği ile bu dönemin gençliği arasındaki fark, biz sadece ders çalışmıyorduk, okuyorduk da. Konuşuyorduk, tartışıyorduk ve ilerisi için fikir üretmeye çalışıyorduk. Bunu sadece sosyalizm konusunda yapmıyorduk. Ben gençliğimizin biraz okuma tembeli olduğu görüşündeyim maalesef. Sosyoloji, psikoloji, siyaset, tarih ve felsefeden uzak bir gençliğimiz var. Bunları okumanın temel yararı duyarlılık sağlamasıdır. Bizim gençliğimiz toplumsal yapı içerisinde kırsal ve kentsel yaşamın sorunları üzerine düşünür ve konuşurdu. Gençliğimiz bununla ilgileniyor mu, bilmiyorum. Haydarpaşa Garı’nın otel yapılmasıyla ilgili bir eyleme gittim. (2007’de oldu) Mimarlar Odası tarafından düzenlenen bir eylemdi. 100, 150 kadar sorunla ilgilenen insan vardı ve bunların inanın yüzde 70’i benim kuşağımdı. Bu ideolojik bir olay olmamasına rağmen gençlik yoktu. 12 Eylül gençliğinin kendisinden alınan “güven” duygusunu bulup, toparlanması gerekiyor. Gelecek kaygısı elbette olmalı ama ülkenin yarını herkesten önemlidir. Çıkarcı, çaresiz bir gençliği, tepkisiz bir toplumu kim oluşturdu?

“KOMUTANLA ELAZIĞ’A YOLCULUK”

Tunceli Hozat’tan Elazığ’a götürülürken başımda bir astsubay komutan vardı. Yola çıktıktan sonra komutan açıkçası günah çıkarmaya başladı:

“İbrahim, ben seni severim; ama görev, ne yapacaksın” filan dedi ve “Senin çıktığını duymuşlarsa sizinkiler pusudadır” diye ekledi. Bunun üzerine, “Komutanım endişelenmeyin, öyle bir şey olursa ben sizi ve diğer arkadaşları korurum” dedim. Sonra da, “Siz bu işi yapmıyor olsaydınız, ben de devrimci olmasaydım, sizinle kahvede oturup çay içerdik” diye devamını getirdim. Komutan, “İbrahim ciddi misin sen?” diye sordu.

Kendisine, “Komutanım bana mal, mülk, namus düşmanlığınız var mı?” diye sordum bu sefer. “Yok” dedi. “Benim de yok komutanım, söz söyleme fırsatı verirlerse şayet, hiçbir şey olmaz” dedim, rahatladı, Elazığ’a öyle gittik.

“BEN İBRAHİM’E İNANIYORUM”

Elazığ’da 35 gün kaldım ve 4 gün aç tutuldum. Koşulları gerçekten çok ağırdı. Diyarbakır’a karayoluyla götürülmem istendi. Oradan da askeri bir uçakla Ankara aktarmalı İstanbul’a götürülecektim. Elazığ’dan Diyarbakır’a Renault marka bir otomobille yola çıktık. Yolda benim işkenceme bizzat giren (ismini yazmamamı rica ediyor) polis bu sefer aynı soruyu sordu:

“Şimdi sizinkiler dağdan inse ne yaparsın?” dedi. Yanıtım, “Silahlarınızı alırız; ama öldürmeyiz” oldu. Bu sefer, “Ya seni dinlemezlerse?” diye bir soru yöneltti. İşkenceci polise, “Dinlerler… Dinlerler…” dedim ve ben kendisine “Bana inanmıyor musunuz?” diye sorduğumda; Elazığ’da işkence ekibimde yer alan; ancak bir defa bile falakanın ucundan tutmayan ve muhafazakâr olduğu için kendisine Erbakan denilen polis memuru soruma: “Ben İbrahim’e inanıyorum” diye cevap verdi. O polis her işkencemde bulundu; ama zerre kötülüğünü görmedim.

“İBRAHİM AKLINDAN BİLE GEÇİRME”

Diyarbakır’da bir gece tutuldum. Buraya İstanbul’a gönderilmek orada sorgulanmak için getirilmiştim. Askeri bir uçağa bindirdiler ve Ankara aktarmalı İstanbul’a gideceğimizi söylediler. Karadeniz Teknik Üniversitesi mezunu bir yedek subayın eline, benim belgelerimi ve silahımı verdiler. Hava karardıktan sonra yola çıktık. Komutan yanıma oturdu kucağında belgelerim ve içi boş da olsa silahım vardı. Kırk bilemedin kırk beş dakika sonra personel yavaş yavaş gözlerini kapatmaya başladı. Birkaç dakika, silahı kapıp, kokpite dalmayı, sonra, uçağı Bulgaristan’a veya Suriye’ye indirmemin mümkün olup olmadığını düşündüm. Ancak bu süre içerisinde ben ter kan içinde kaldım. Komutanın gözleri kapalıydı, sonum zaten belli değildi. Tam o an, “İbrahim aklından bile geçirme” cümlesi geldi, beni Ankara’ya götüren Yedek Subay’dan. Bir sigara uzattı. Sonra Ankara’ya indik, askeri aracı Rüzgârlı’ya çektirdi. Yarım ekmek köfte, iki paket subay sigarası alıp, cebime o zamanın parası 5 Lira harçlık koydu.

“BİZ BURADAYIZ AMA SİZİ NİYE BURAYA GETİRDİLER?”

Gayrettepe’den sonra Selimiye Askeri Kışlası’na gönderildik. Burada, N. Kemal Zeybek ve Doğu’nun Başbuğu olarak bilinen Yılma Durak ile tanıştım. Namık Kemal Bey’in kolu sargıdaydı, “Geçmiş olsun, çok hırpalamışlar sanırım” dedim. Kendisi teşekkür etti, sonra “Biz buradayız; ama sizi niye getirdiler?” diye sordum, “O çok karışık bir konu” dedi. Namık Bey’i fotoğraflardan tanıyorduk; ama yanında ufak tefek bir bey vardı, Yılma Bey’miş. Onunla da aynı gün tanıştık. Kendisi işkencehaneye eşini getirmekle tehdit ettiklerini anlattı. Akşam bizim koğuşa Yılma Bey’i koydular, hâlâ buna akıl sır erdiremiyorum. Bizim çocuklardan biri “Bu kim?” diye sordu. “Doğu’nun Başbuğ’u diyorlar ya Yılma Durak” dedim.

“BİR ÜLKÜCÜNÜN TEKMELENMESİNE İZİN VERMEDİM”

1975 yılının sonbaharında ülkücüler İstanbul Enstitüsü’nü basmıştı. Biz bir anda bunları ablukaya aldık, sayıca da üstündük. Kaçmaya başladılar bir tanesi kaçamadı ve yere düştü. Arkadaşlarım kitle psikolojisiyle çocuğu yerde tekmelemeye başladılar. Çocuğun üzerine yattım, tavrım insanî bir tavırdı, “Devrimci, insandır” cümlem hem yoldaşlarıma hem yandaşlarıma olaydan sonra özeleştirim olmuştu. Yılma Durak misafir sayılırdı, demlediğimiz çaydan ikram ettik kendisine. Bana neden Selimiye’de olduğumu sordu. TİKKO MK Üyeliği, dediğimde iki gözünün de bariz biçimde büyüdüğünü gördüm ve beni incelemeye başladı. “Çok mu garip duruyorum?” diye sordum Yılma Bey’e. Kendisi içtenlikle, bizi dehşet saçan bir örgüt olarak bildiğini söyledi. Ben de onun üzerine bizim savaşımızın ülkücülerle değil, insanları ezen sistemle olduğunu; ama kendilerinin bu savaşa dahil olduğunu söyledim. Son olarak bilgi verip vermediğimi sordu, “Elbette vermedim” dedim.

“TOPLUM PSİKOLOJİK TRAVMA YAŞADI”

İşkencenin fizyolojik hasarını atlatıyorsunuz; ama psikolojik etkileri uzun bir zaman sürüyor. Ben 8 yıl cezaevinde yattım ve her gece rüyamda firar ettiğimi her seferinde de yakalandığımı gördüm. Öyle ki geceleri yine rüyamda firar ederken yakalanacağım diye gecelerimi uykusuz geçirdim.

28 Temmuz 1988’de serbest bırakıldım ve evde hiçbir odanın kapısının kapatılmamasını istedim. 2.5 ay işkence gördüm ne ağladım ne yalvardım; ama artık polisin öğrenciyi normal bir olayda bile kolundan tuttuğu karede çocuğun yüzündeki acıyı hissediyorum ve dayanamıyor, ağlıyorum.

Kişisel fikrim, bizi konuşturmadılar. Bir senaryonun içinde olduğumuzu biliyorduk. 12 Eylül de bu senaryonun bir parçasıydı. Biz birbirimizle konuşabilseydik, bu süreç bu kadar kanlı olmaz, beş bin kişi yaşamını yitirmezdi. Bu provokasyonu boşa çıkaramadık ve senaryoda biz de rol aldık. Çok yazık oldu. Cumhuriyet okuduğu için Recep Taşçı’nın kürsüsüne bomba kondu. Onlardan da çok önemli canlar günahsızca gitti. Bu filmde ölümü kimse hak etmemişti.

ALPER URUŞ

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

İlgili Terimler : , , ,
Ek İş | Web Tasarım Ankara | Burun Estetiği Ankara | Ankara iş ilanları
error: HABERLERİMİZİN KOPYALANMASI YASAKTIR !

beypazarı haber

beypazarı gündem

beypazarı

beypazarı sondakika